Hikayem
Bir özgeçmiş değil. Yaşadığım şehirlerin, verdiğim kararların ve zaman içinde değişen bir insanın hikayesi.

Erzurum – Başlangıç
Hikayem Erzurum’da başladı. Ama Erzurum’a dair hatırladığım bir çocukluk anım yok. Henüz bir yaşına gelmeden, ailemin işi nedeniyle Ankara’ya taşınmışız.
Bu yüzden Erzurum benim için hatıraların değil, başlangıcın şehri. Hayatımın ilk sayfasında adı yazan yer.
Ankara – Çocukluk
Çocukluğum aslında Ankara’da geçti. İlkokul, ortaokul ve lise yıllarım bu şehirde kaldı. O yılları düşündüğümde aklıma önce okul değil; sokakta oynadığımız oyunlar, parkta ve sahada yaptığımız futbol maçları ve bisikletimle yaptığım uzun gezintiler geliyor.
Bugünden geriye baktığımda, liseye gidiyor olsam bile henüz hayatın da kendimin de pek farkında olmadığımı düşünüyorum. Hayat daha çok arkadaşlardan, sokaktan, futboldan ve bisikletten ibaretti. Belki de çocukluk biraz böyle bir şeydi; büyüdüğünü sanırken aslında hâlâ dünyanın senden çok daha büyük olduğunu bilmemek.


Kocaeli – Kendime Doğru İlk Adımlar
Ablamın Kocaeli Üniversitesi’ni kazanmasıyla ailece Kocaeli’ye taşındık. Ankara’da geçen çocukluk ve lise yıllarımın ardından benim için yeni bir dönem başladı. Liseyi bitirmiştim ve önümde üniversite sınavı vardı. Sınava hazırlandım; üniversiteyi kazanıp Mersin’e gittim.
Kocaeli yılları yalnızca üniversiteye hazırlandığım bir dönem değildi. Ankara’da henüz hayatın ve kendimin pek farkında olmadığımı düşünürken, burada kendimi biraz biraz tanımaya başladım. Ne istediğimi, nasıl bir insan olduğumu ve önümde nasıl bir hayat olabileceğini düşünmeye başladığım yıllardı.
Bağlamayla da bu yıllarda tanıştım. Çalmayı öğrenmeye başladım ve aldığımız eğitimin sonunda ilk kez bir konserde sahneye çıktım. O günlerde başlayan bu yolculuğun, yıllar sonra hâlâ hayatımın bir parçası olacağını elbette bilmiyordum.
Belki henüz cevaplarım yoktu ama artık kendime sorular sormaya başlamıştım. Mersin’e giderken yanımda yalnızca kazandığım bir üniversite değil, yavaş yavaş şekillenmeye başlayan bir “ben” de vardı.
Mersin – Kendimi Tanımaya Başlıyorum
Üniversite için Mersin’e geldiğimde hayatımda ilk kez ailemden uzakta, başka bir şehirde tek başımaydım. İlk yıl yurtta kaldım. Kendi hayatımı kendim yönetmeyi, ailenin hayatın her anında yanında olamayacağını ve bazı şeyleri yaşayarak öğrenmek gerektiğini ilk kez burada anlamaya başladım.
Üniversite yılları benim için yalnızca bir eğitim dönemi olmadı. Güzel arkadaşlıklar kurdum, etkinliklere katıldım, daha önce deneyimlemediğim pek çok şeyi yaşadım. Okudum, yazdım, spor yaptım; sosyal ve kültürel anlamda kendimi geliştirdim. Bugün bu sitede yer alan denemelerimi de o yıllarda kaleme almaya başladım. Kocaeli’de başlayan bu değişim, Mersin’de çok daha belirgin hale geldi. Hayatı ve kendimi artık daha fazla sorguluyor, kim olduğumu ve nasıl bir insan olmak istediğimi daha çok düşünüyordum.
Bir yandan da çok neşeli ve hareketli yıllardı. TRT Çukurova radyosunda bir yarışmayı kazandım; ardından iki arkadaşımla birlikte radyoda canlı yayına çıkıp türkü söyledik. Deprem ile ilgili yazım yerel gazetede yayımlandı. Yazılarımdan biri bir televizyon programında o haftanın hediyesini kazandı. Bugün küçük ayrıntılar gibi görünebilirler ama o günlerin güzel heyecanları olarak hâlâ hatırımda.
O yıllardaki Nejat’ı birkaç kelimeyle anlatmam gerekirse; okuyan, yazan, spor yapan, insanlarla kolayca bağ kuran, aktif, neşeli ve mutlu bir genç derdim. Üniversite bana yalnızca bir meslek kazandırmadı; kendimi tanımaya başlamam için de geniş bir alan açtı.





İzmir – Özgürlüğün Değerini Anlamak
Vatani görevimi yapmak için İzmir’e giderken on arkadaş birlikte yola çıkmıştık. İçimizden yalnızca bana yedek subaylık çıkmıştı; bu bile başlı başına beni sevindiren bir başlangıç olmuştu. Fakat acemilik dönemi bana çok başka şeyler öğretecekti.
Evin değerini, canının istediği bir şeyi istediğin zaman yapabilmenin aslında ne büyük bir özgürlük olduğunu orada daha iyi anladım. Hatta insanın kendi evinde cam bardaktan çay içebilmesinin bile ne kadar kıymetli olabileceğini… 🙂 Başkasının yaptığı bir davranış nedeniyle sizin de cezalandırılabildiğiniz bir düzenle ilk kez karşılaşıyordum. Günlük hayatta sıradan kabul ettiğim pek çok şeyin aslında hiç de sıradan olmadığını fark ettim.
Acemilik sona erdiğinde sıra usta birliği kurasına geldi. İçimde nedense İzmir, Ankara ya da Kıbrıs’tan birinin çıkacağına dair güçlü bir inanç vardı. Yaklaşık dörtyüz kişilik grubun içinde İzmir için yalnızca otuz kadar kontenjan bulunuyordu. Torbadan kurayı kafamdaki sıralamayla çektim: İzmir 🙂 Sonucun tam da önceden inandığım gibi çıkması beni ayrıca mutlu etmişti.
Usta birliği döneminde başka bir yedek subay arkadaşımla ev tuttuk. Hayatımda ilk kez ailem dışında biriyle aynı evi paylaşmayı deneyimledim. Rütbeli olmanın getirdiği farklı bir sorumluluk ve yaşam biçimiyle de o dönemde tanıştım; orduevleri ve kamplar gibi daha önce hayatımda olmayan ortamları deneyimlemek de benim için yeniydi.
İzmir’den geriye dönüp baktığımda aklımda en çok şu kaldı: Özgürlük bazen büyük şeylerde değil, istediğin zaman dışarı çıkabilmekte, kendi kararını verebilmekte, hatta çayını kendi evinde cam bardaktan içebilmekte saklıymış.
İstanbul – Kendi Yolumu Ararken
Üniversite ve askerlik yıllarının ardından çalışma hayatım Mersin’de başladı. Çok kısa bir ilk iş deneyiminden sonra CarrefourSA’da gıda mühendisi olarak çalışmaya başladım. Kurumsal bir şirkette, kendi mesleğimle ve mühendis unvanıyla çalışmak benim için önemliydi. Üstelik benden önce aynı görevde çalışan kişinin çalışma biçiminden farklı olarak, benimle birlikte pozisyonun yapısı da değişmişti. Bu durum bana daha yolun başında sorumluluk verilmesinin ve yaptığın işin karşılığını görmenin güzel duygusunu yaşattı.
CarrefourSA bana kurumsallığın ne olduğunu yaşayarak öğretti. Standartlar, denetim, hijyen, müşteri hizmetleri, işleyiş ve sorumluluk… Bunların hepsini işin içinde öğrendim. İşin bir de sevdiğim insani tarafı vardı. Aynı arkadaşlarımla bazen reyonda yan yana ekmek paketliyor, başka bir anda yaptıkları işi denetliyordum 🙂 Bir anlamda hem işin içindeydim hem de denetleyen taraftaydım. O yıllar bana yöneticiliğin yalnızca yukarıdan bakmak olmadığını da öğretti.
Daha sonra İş Bankası’nın memurluk sınavını kazanmamla yolum İstanbul’a düştü. Bankadaki ilk iki yılımı genel merkezde geçirdim ve çalışma hayatımın en mutlu dönemlerinden biriydi. Büyük bir kurumun sunduğu düzeni, standartları, olanakları ve kurumsal kültürü bu kez çok daha farklı bir yapının içinde deneyimledim. Sonrasında şubeye tayin oldum ve orada önemli bir şeyi fark ettim: Her iyi iş, benim için iyi bir iş olmak zorunda değildi. Şubeciliğin bana uygun olmadığını gördüm ve dördüncü yılımda bankadan ayrıldım.
Sonraki yıllarda farklı alanlarda çalıştım; dış ticareti, e-ticareti ve dijital dünyayı deneyimledim. 2013 yılında internet üzerinden çalışmaya ve affiliate marketing dünyasını keşfetmeye başladım. O yıllarda hayatımda ilk kez bir web sitesi kurdum: nejatkozan.com. Bugün yeniden üzerinde çalıştığım bu sitenin yıllar sonra kişisel hikayemin, yazılarımın ve düşüncelerimin bir araya geldiği dijital varlığa dönüşeceğini o günlerde elbette bilmiyordum 🙂
Bütün bu farklı iş deneyimleri zamanla bana kendimle ilgili önemli bir şey öğretti. Bir işyeri küçük de olsa dünyanın en kurumsal şirketlerinden biri de olsa, çalışan olarak yaptığımız şeyin temelinde zamanımızı ve emeğimizi bir ücret karşılığında sunmak vardı. Bunun yanlış olduğunu düşünmedim; hâlâ da düşünmüyorum. Maaşlı çalışmayı seven, yaptığı işten mutlu olan ve böyle bir yaşamı tercih eden çok insan var.
Ben ise bunun bana tam olarak uygun olmadığını zaman içinde anladım. Kendi zamanım üzerinde daha fazla söz sahibi olmak, kendi kararlarımı verebilmek ve ortaya bana ait bir şey çıkarmak istiyordum. Üniversite yıllarında kendimi tanımaya başlayan Nejat, İstanbul yıllarında artık nasıl bir hayat yaşamak istediğini sorgulamaya başlamıştı. Girişimcilik arayışım da tam olarak buradan doğdu.





Bugün – Hayatı Bir Bütün Olarak Görmek
Yirmili yaşlarımdaki Nejat bugünkü halimle karşılaşsaydı, sanırım en çok çalışma hayatına bakışıma şaşırırdı. O yıllarda devlet memuru olmayı, takım elbise ve kravat takmayı çok severdim. Sabah servise binip işe gitmek, akşam yine servisle eve dönmek bana güzel ve düzenli bir hayat gibi görünürdü.
Bugün ise çalışma hayatına çok daha farklı bakıyorum. Devlet memurluğunun çalışma koşulları özel sektöre göre daha iyi durumda fakat temel yapının aynı olduğunu düşünüyorum; zamanını ve emeğini bir ücret karşılığında sunmak.. Bir zamanlar severek taktığım kravatı bile yaklaşık on yıldır neredeyse hiç takmıyorum 🙂 Çok özel ve resmî günler dışında da pek aramıyorum.
Yıllar içinde hayata bakışım da değişti. Bugün hayatın aslında bir günden ibaret olduğuna inanıyorum. Dün geçti, yarının ne getireceğini bilmiyoruz; elimizde gerçekten yaşayabildiğimiz tek zaman bugün. Bu nedenle bugünü güzel yaşamaya çalışıyorum.
Hayatta güzel şeylerle de karşılaşabileceğimizi, zor şeyler de yaşayabileceğimizi kabul ediyorum. Fakat yaşadığımız olayların üzerimizde bırakacağı etkinin önemli bir bölümünü, onlara yüklediğimiz anlamın ve bakış açımızın belirlediğine inanıyorum. Belki de bu yüzden bugüne kadar hayatımda hiçbir şey için “keşke” demedim. Yaşanmışsa yaşanmıştır. Önüme bakmayı ve zamanın bana bunun neden yaşandığını gösterebileceğini düşünmeyi tercih ettim.
Bugünkü Nejat için iyi bir hayat yalnızca kariyerden ya da maddi başarıdan ibaret değil. Sağlık, ilişkiler, maneviyat, ekonomik özgürlük, kendine ayırdığın zaman ve hayatın diğer bütün alanları birbirinin parçası. Bunlardan yalnızca birinde başarılı olup geri kalanını ihmal etmek yerine, hepsini mümkün olduğunca sağlıklı yönetebildiğim bütünsel olarak güzel bir hayat yaşamayı daha değerli buluyorum.
İş ve kariyer de bu hayatın bir parçası. Ama yalnızca bir parçası.
Belki yirmi yaşındaki Nejat bugünkü Nejat’ın kravat takmamasına şaşırırdı. Ama sanırım biraz sohbet ettikten sonra karşısındaki insanı yine tanırdı: hâlâ merak eden, öğrenen, düşünen, yazan ve içinde bulunduğu günü en iyi şekilde yaşamaya çalışan aynı Nejat.
